Okuyom Ben Yaa
20 Ağustos 2026
Ne okulmuş be arkadaş? Ne başlayabildik, ne bitirebildik. Eğitim dediğimiz şey; doğduğumuz gün başlayıp, hayat akıp gittikten sonra asgari ücrete bağlanana kadar peşimizi bırakmayan bir maratona dönüştü.
Peki eskiden nasıldı? Bizden önceki kuşakta ortası yoktu. İmkân varsa okutulur; tarlada, bağda, bahçede iş varsa ya da ailenin şartları öyle gerektiriyorsa okutulmazdı. “İlkokulu bitirdin, tamam, yeter” denilirdi. Sonra devlet işe daha fazla el attı, eğitim imkânları arttı, okullar çoğaldı. Ama biz toplum olarak yine o “ortayı” bulamadık. Bir uçtan diğerine savrulduk.
Bizim kuşak bu işi o kadar ciddiye aldı ki teknolojiyi ve imkânları da işin içine katarak çocukları birer “proje” sanmaya başladık. “Aman kreşte şöyle eğitim veriliyormuş, İngilizceye anaokulunda başlamazsa geri kalırmış, şu okulda proje sınıfı varmış” diye diye çocukların üzerine titredik. Çocuğun geleceğini daha çocukluğunu yaşamadan planlamaya başladık.
Sonra ne oldu? Cümle âlem sınav delisi edildi.
OKS, LGS, YKS, SBS, TEOG, ÖSS, ÖYS, YGS, LYS, TYT, AYT, YDT... Sayarken benim nefesim kesildi, siz okurken yoruldunuz!
Çocukların hayatını birkaç saatlik sınavlara bağladık. Birkaç neti başarı, birkaç yanlışı başarısızlık saydık. Sınav sonucunu neredeyse çocuğun zekâ karnesine çevirdik. Üstelik yalnızca çocukları değil, anne-babaları da bu yarışın içine soktuk. “Komşunun çocuğu şu puanı almış”, “Arkadaşının çocuğu şu okula girmiş” derken kendi çocuğumuzu bile başkalarının çocuklarıyla kıyaslar olduk.
Geçtiğimiz günlerde bir haberde denk geldim; sınavdan çok iyi puan almasına rağmen bir iki net geride kaldı diye kızına demediğini bırakmayan anneler var. Bir düşünün... Harcanan paralar, çekilen stresler, biten sosyal hayatlar, edilen kavgalar, uykusuz geceler... Hepsi birkaç saatlik bir sınavın sonucuna bağlanıyor.
Peki bütün bunların sonunda ne kazandık?
Diploma.
Ama hayatı kazandık mı, işte orası tartışılır.
Çünkü ekonomik şartlar anneyi de babayı da çalışmaya zorladıkça çocukların aileyle geçirdiği zaman azaldı. Biz de iyi anne-baba olmanın yolunu başka yerlerde aramaya başladık. Özel okul, kurs, etüt, özel ders, yabancı dil, bilgisayar, tablet, telefon, YouTube, özel oyun alanları... Çocuklarımızın etrafına dünyalar kurduk.
Kötü niyetle yapmadık elbette. Tam tersine, onlar bizim için her şeydi. Yemedik, içmedik, gecemizi gündüzümüze kattık. “Biz çektik, onlar çeksmesin” dedik. Ama belki de tam burada bir hata yaptık: Çocuklarımızı hayattan korumaya başladık.
“Aman yorulmasın.”
“Aman dersleri aksamasın.”
“Aman sanayiye gitmesin.”
“Aman tarlada çalışmasın.”
“Aman eline yüzüne bulaştırmasın.”
“Aman başına bir şey gelir.”
Derken çocuğu büyütmekle, çocuğu hayattan uzak tutmayı birbirine karıştırdık.
Oysa insan biraz da zorluklarla büyüyor. Bir işi beceremeyince yeniden deneyerek, bir ustanın yanında çalışarak, hata yapıp bedelini görerek, ilk parasını kazanarak, yorulup eve dönerek, bir müşterinin karşısında mahcup olup ertesi gün yeniden işe giderek... İnsan bunlarla hayatı öğreniyor.
Özgüven de her gün çocuğa “Sen harikasın, sen yaparsın” demekle oluşmuyor. Bazen kendi başına bir işi gerçekten başarması gerekiyor ki “Ben bunu yapabiliyorum” diyebilsin.
Biz ise çocuklarımızın hayatını o kadar planladık ki onların kendi hayatlarını denemelerine bile pek fırsat bırakmadık.
Sonra okul bitti.
Sonuç?
İş nerede?
Tecrübe nerede?
“Mavi yaka mı, beyaz yaka mı, belediye mi, özel sektör mü?” derken bir baktık ki ortada sadece BİM var!
(Tövbe YarabBİM!)
Şaka bir yana, mesele BİM değil. Mesele şu: Yıllarca çocuklara “Oku, iyi bir yere gel” dedik ama işin kendisini öğretmedik. Bir işi başından sonuna kadar takip etmeyi, sorumluluk almayı, insanlarla konuşmayı, müşteriyle uğraşmayı, para kazanmayı, para yönetmeyi, bir şey bozulduğunda çözüm üretmeyi, elinden bir iş gelmesini yeterince önemsemedik.
Bugün yapay zekâ geldi, “Yazılım bitecek” diyoruz. Avukatlık değişecek, öğretmenlik dönüşecek, bazı meslekler ortadan kalkacak diyoruz. Peki çocuklarımız ne yapacak?
Belki de burada yıllardır yaptığımız meslek sınıflandırmasını yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü biz toplum olarak bazı meslekleri “başarı”, bazılarını ise “çocuğum yapmasın” kategorisine koyduk. “Bizim çocuk doktor olsun.” “Mühendis olsun.” “Avukat olsun.” “Memur olsun.” Ama “Usta olsun” demedik. “Teknisyen olsun” demedik. “İyi bir aşçı olsun” demedik. “Marangoz olsun” demedik. “Çiftçi olsun” demedik.
Çünkü nedense çocuğun elinin kirlenmesini, üstünün başının yağ olmasını, yorulmasını, bir işin mutfağında pişmesini istemedik. Sonra da bugün “Neden herkes masa başı iş istiyor?” diye şaşırıyoruz.
E kimse kusura bakmasın; çocuğa yıllarca “Sen bunları yapma, sen oku” dedikten sonra niye şaşırıyoruz?
Bir de üstüne “mavi yaka mı, beyaz yaka mı?” diye insanları sınıflandırdık. Oysa bir toplumun sadece beyaz yakaya değil, iyi yetişmiş ustalara da ihtiyacı var. Elektrikçi lazım, tesisatçı lazım, kaynakçı lazım, aşçı lazım, teknisyen lazım, marangoz lazım, çiftçi lazım. Evimizin elektriği bozulduğunda, arabamız arıza yaptığında, mutfağa girdiğimizde, tarlaya çıktığımızda hayatın devam etmesini sağlayan insanlar bunlar.
Evde priz yerinden çıksa tornavida tutamayan, silecek suyu bitince arabayı sağa çekip yol yardım çağıran bir nesil yetiştiriyorsak biraz da kendimize bakmamız gerekiyor.
Yarın öbür gün toprağı ekip biçmeyi kimden öğreneceğiz? Kim kasaplık yapacak? Kim ayakkabı tamir edecek? Kim tesisat döşeyecek? Kim bir makinenin sesinden arızasını anlayacak?
Bunlar küçümsenecek işler değil.
Tam tersine, belki de gelecekte kıymetini daha fazla anlayacağımız işler.
Burada hemen “E okumayalım o zaman” demeyin. Hayır kardeşim, elbette okuyalım!
Doktorun eğitim alması gerekir, mühendisin gerekir, avukatın gerekir, akademisyenin gerekir. Bazı meslekler yüksek lisans ister, doktora ister, yıllarca süren uzmanlık ister. Bunlara lafımız yok.
Ben eğitime karşı değilim.
Ben eğitimi hayatın yerine koymamıza karşıyım.
Çünkü diploma bilgi verebilir ama tek başına tecrübe vermez. İnsan ilişkilerini öğretmez. Kriz anında ne yapacağınızı göstermez. El becerisi kazandırmaz. Sorumluluk almayı, hata yapmayı, yeniden denemeyi her zaman öğretmez.
Bir restoran açtığınızı düşünün. İki yıl ön lisans ya da dört yıl mutfak sanatları okumuş ama hayatında restoran mutfağı görmemiş birini mi işe alırsınız? Yoksa ufak tefek demeden birçok yerde çalışmış, servisin yoğunluğunu görmüş, elini ateşe sokmuş, müşteriyle uğraşmış, hata yapmış, o hatayı düzeltmiş ve mutfağın gerçek hayatını öğrenmiş birini mi?
Haydi buna dürüstçe cevap verin.
İşte benim derdim tam olarak bu.
Dünyanın en zenginlerine, en başarılı girişimcilerine baktığımızda da tek bir başarı reçetesi görmüyoruz. Üniversite okuyup çok başarılı olan var, üniversiteyi tamamlamadan yoluna devam eden var, çok genç yaşta çalışma hayatına atılan var. Ben gençliğimde üç yıl Zara’da çalıştım ama aslında farklı dönemlerde, farklı sektörlerde, farklı işlerde de çalıştım. Zara örneğini özellikle vermemin sebebi, orada çalışmış olmamdan ziyade, bugün dünyanın en zenginleri arasında gösterilen Zara’nın patronu Amancio Ortega’nın çok genç yaşta çalışma hayatına atılmış olması.
Keza şu ana kadar birlikte çalışma imkânımız olmayan Steve Jobs ve Bill Gates’in üniversite eğitimlerini tamamlamadan girişimcilik yoluna devam etmiş olması da bunun örneklerinden yalnızca birkaçı. 😊
Ama buradan “Okumayın” sonucu çıkarmak büyük hata olur.
Mesele üniversite okumak ya da okumamak değil.
Mesele, kendini sadece okulda yetiştirmemek.
Çünkü insan kendini yalnızca kitap okuyarak keşfetmiyor. Sosyalleşerek, gezerek, görerek, çalışarak, yanılarak, utanarak, yorularak, üreterek, farklı insanlarla tanışarak keşfediyor.
Ve tam burada başka bir meseleye geliyoruz: Cahillik.
Evet, bu yazı biraz da cahillikten çıktı.
Ama benim “cahil” derken kastettiğim okumamış insan değil. Çünkü herkes biraz cahildir. Hepimizin bilmediği, görmediği, anlamadığı, hayatında hiç karşılaşmadığı yüzlerce şey var.
Okumamış bir insan cahil olabilir elbette.
Ama okumuş bir insan da pekâlâ cahil olabilir.
Üniversite mezunu olup insan tanımayan, kitap okuyup hayattan hiçbir şey öğrenmeyen, kendi doğrularından başka doğru kabul etmeyen, bilmediğini kabul etmeyen insan da cahildir.
Hatta bana sorarsanız en tehlikeli cahillik, insanın bilmediğini bilmemesidir.
Çünkü okumamış insan “Ben bunu bilmiyorum” diyebilir. Öğrenmeye niyeti varsa öğrenir. Ama kendisini her konuda yeterli gören, diplomasını hayatın bütün sorularına verilmiş cevap zanneden insanın cahilliğini fark etmesi çok daha zordur.
Bir doktor mesleğinde çok iyi olabilir ama elinden bir tornavida gelmeyebilir. Bir mühendis müthiş bir matematik bilgisine sahip olabilir ama insan ilişkilerinde berbat olabilir. Çok iyi eğitim almış bir insan, başka bir insanın hayatına dokunmayı, dinlemeyi, empati kurmayı bilmiyor olabilir.
Çünkü insan bir konuda uzmanlaşınca bütün hayatı öğrendiğini zannetmeye başlarsa işte orada başka bir cahillik başlıyor.
Diplomaya karşı değilim; cehaletin diplomayla ortadan kalktığı yanılgısına karşıyım.
Çünkü eğitim yalnızca bilgi biriktirmek değildir. Eğitim biraz da bilmediğini fark etmektir. Merak etmektir. Sormaktır. Dinlemektir. “Ben bunu bilmiyorum” diyebilmektir. Ve gerektiğinde senden daha az okumuş birinden bile bir şey öğrenebilmektir.
Belki de gerçek eğitim tam burada başlıyor.
Ben gençliğimde çalıştım. Farklı sektörlerde, farklı insanlarla, farklı işlerde bulundum. O yıllarda öğrendiğim şeylerin tamamını bir okulda öğrenmedim. İnsan tanıdım, iş disiplini öğrendim, sorumluluk aldım, müşteri gördüm, yoruldum, hata yaptım. Bunların hepsi bugün benim hayatımın bir parçası.
Ama biz çocuklarımızın yaz tatilinde birkaç ay çalışmasına bile kıyamıyoruz.
“Aman çocuğun psikolojisi bozulur.”
“Aman dersleri aksar.”
“Aman yorulur.”
Elbette çocuğu sömürmekten, kötü koşullarda çalıştırmaktan bahsetmiyorum. Ama güvenli ve doğru şartlarda çalışmanın, üretmenin, sorumluluk almanın bir çocuğa çok şey katabileceğini de artık kabul etmemiz gerekiyor.
Bırakın biraz terlesinler. Bırakın elleri kirlensin. Bırakın bir şeyleri kendi başlarına yapsınlar. Bırakın bazen başarısız olsunlar. Çünkü sürekli başarıya hazırlanan bir çocuk, başarısızlıkla karşılaştığında ne yapacağını bilemeyebilir.
Oysa hayat zaten biraz da başarısızlıklar ve yeniden denemeler toplamı.
Çocuklarımızın elinden kitabı alalım demiyorum.
Yanına bir tornavida da koyalım diyorum.
İngilizce öğrensin ama insanlarla konuşmayı da öğrensin. Üniversiteye hazırlansın ama çalışmayı da öğrensin. Bilgisayar kullansın ama bozulan bir şeyin nasıl çalıştığını merak etsin. Diploma alsın ama diplomasının arkasına hayat tecrübesi de koysun.
Çünkü çocuklarımızın geleceğini planlarken onların bugününü yaşamalarına izin vermeyi unutuyoruz. Daha çocukken meslek seçiyoruz. Daha lisede kariyer planlıyoruz. Daha üniversiteye girmeden mezuniyet sonrasını düşünüyoruz.
Oysa bazı insanlar kendini 20 yaşında buluyor, bazıları 30’unda, bazıları 40’ında. İnsan bir sınav kazanarak kendini keşfetmiyor. Hayatın içine girerek keşfediyor.
Herkes doktor olmak zorunda değil. Herkes mühendis olmak zorunda değil. Herkes avukat, öğretmen, CEO olmak zorunda hiç değil. Belki çocuğunuz müthiş bir aşçı olacak. Belki marangoz. Belki teknisyen. Belki çiftçi. Belki girişimci. Belki de hiç aklınıza gelmeyen bambaşka bir şey.
Bırakalım biraz da hayat göstersin.
Belki de çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük iyilik, onların bütün hayatını planlamak değil; kendi hayatlarını kurabileceklerine inanmalarını sağlamak.
Ve bunun için bazen onların önünden çekilmek gerekiyor.
Bırakın kendi kararını versin.
Bırakın hata yapsın.
Bırakın biraz kaybetsin.
Bırakın biraz çalışsın.
Bırakın biraz terlesin.
Bırakın biraz hayatı koklasın.
Çünkü insan sadece okuyarak büyümüyor.
Yaşayarak büyüyor.
Bundan sonra çocuklarımıza yalnızca “Ne okuyacaksın?” diye sormayalım.
Bir de “Ne yapabiliyorsun?” diye soralım.
Hatta daha önemlisi:
“Hayatın içinde kendi başına neyi başarabiliyorsun?”
Her zaman, her konuya şu bilinçle yaklaşın:
“Benim bu işi yapan insandan neyim eksik?”
Belki de çocuklarımıza vermemiz gereken en önemli eğitim, bu soruyu sorabilecek özgüveni kazandırmaktır.
Çünkü insanın eğitimi diplomayla bitmiyor.
Belki tam tersine, diploma alındığında asıl eğitim başlıyor.
Okuyun.
Ama yaşayın da.
Öğrenin.
Ama yapın da.
Diploma alın.
Ama hayatı da öğrenin.
Çünkü hayatın diploması yok.
Final sınavı da haber vermeden geliyor.
Sevgilerimle…
Peki eskiden nasıldı? Bizden önceki kuşakta ortası yoktu. İmkân varsa okutulur; tarlada, bağda, bahçede iş varsa ya da ailenin şartları öyle gerektiriyorsa okutulmazdı. “İlkokulu bitirdin, tamam, yeter” denilirdi. Sonra devlet işe daha fazla el attı, eğitim imkânları arttı, okullar çoğaldı. Ama biz toplum olarak yine o “ortayı” bulamadık. Bir uçtan diğerine savrulduk.
Bizim kuşak bu işi o kadar ciddiye aldı ki teknolojiyi ve imkânları da işin içine katarak çocukları birer “proje” sanmaya başladık. “Aman kreşte şöyle eğitim veriliyormuş, İngilizceye anaokulunda başlamazsa geri kalırmış, şu okulda proje sınıfı varmış” diye diye çocukların üzerine titredik. Çocuğun geleceğini daha çocukluğunu yaşamadan planlamaya başladık.
Sonra ne oldu? Cümle âlem sınav delisi edildi.
OKS, LGS, YKS, SBS, TEOG, ÖSS, ÖYS, YGS, LYS, TYT, AYT, YDT... Sayarken benim nefesim kesildi, siz okurken yoruldunuz!
Çocukların hayatını birkaç saatlik sınavlara bağladık. Birkaç neti başarı, birkaç yanlışı başarısızlık saydık. Sınav sonucunu neredeyse çocuğun zekâ karnesine çevirdik. Üstelik yalnızca çocukları değil, anne-babaları da bu yarışın içine soktuk. “Komşunun çocuğu şu puanı almış”, “Arkadaşının çocuğu şu okula girmiş” derken kendi çocuğumuzu bile başkalarının çocuklarıyla kıyaslar olduk.
Geçtiğimiz günlerde bir haberde denk geldim; sınavdan çok iyi puan almasına rağmen bir iki net geride kaldı diye kızına demediğini bırakmayan anneler var. Bir düşünün... Harcanan paralar, çekilen stresler, biten sosyal hayatlar, edilen kavgalar, uykusuz geceler... Hepsi birkaç saatlik bir sınavın sonucuna bağlanıyor.
Peki bütün bunların sonunda ne kazandık?
Diploma.
Ama hayatı kazandık mı, işte orası tartışılır.
Çünkü ekonomik şartlar anneyi de babayı da çalışmaya zorladıkça çocukların aileyle geçirdiği zaman azaldı. Biz de iyi anne-baba olmanın yolunu başka yerlerde aramaya başladık. Özel okul, kurs, etüt, özel ders, yabancı dil, bilgisayar, tablet, telefon, YouTube, özel oyun alanları... Çocuklarımızın etrafına dünyalar kurduk.
Kötü niyetle yapmadık elbette. Tam tersine, onlar bizim için her şeydi. Yemedik, içmedik, gecemizi gündüzümüze kattık. “Biz çektik, onlar çeksmesin” dedik. Ama belki de tam burada bir hata yaptık: Çocuklarımızı hayattan korumaya başladık.
“Aman yorulmasın.”
“Aman dersleri aksamasın.”
“Aman sanayiye gitmesin.”
“Aman tarlada çalışmasın.”
“Aman eline yüzüne bulaştırmasın.”
“Aman başına bir şey gelir.”
Derken çocuğu büyütmekle, çocuğu hayattan uzak tutmayı birbirine karıştırdık.
Oysa insan biraz da zorluklarla büyüyor. Bir işi beceremeyince yeniden deneyerek, bir ustanın yanında çalışarak, hata yapıp bedelini görerek, ilk parasını kazanarak, yorulup eve dönerek, bir müşterinin karşısında mahcup olup ertesi gün yeniden işe giderek... İnsan bunlarla hayatı öğreniyor.
Özgüven de her gün çocuğa “Sen harikasın, sen yaparsın” demekle oluşmuyor. Bazen kendi başına bir işi gerçekten başarması gerekiyor ki “Ben bunu yapabiliyorum” diyebilsin.
Biz ise çocuklarımızın hayatını o kadar planladık ki onların kendi hayatlarını denemelerine bile pek fırsat bırakmadık.
Sonra okul bitti.
Sonuç?
İş nerede?
Tecrübe nerede?
“Mavi yaka mı, beyaz yaka mı, belediye mi, özel sektör mü?” derken bir baktık ki ortada sadece BİM var!
(Tövbe YarabBİM!)
Şaka bir yana, mesele BİM değil. Mesele şu: Yıllarca çocuklara “Oku, iyi bir yere gel” dedik ama işin kendisini öğretmedik. Bir işi başından sonuna kadar takip etmeyi, sorumluluk almayı, insanlarla konuşmayı, müşteriyle uğraşmayı, para kazanmayı, para yönetmeyi, bir şey bozulduğunda çözüm üretmeyi, elinden bir iş gelmesini yeterince önemsemedik.
Bugün yapay zekâ geldi, “Yazılım bitecek” diyoruz. Avukatlık değişecek, öğretmenlik dönüşecek, bazı meslekler ortadan kalkacak diyoruz. Peki çocuklarımız ne yapacak?
Belki de burada yıllardır yaptığımız meslek sınıflandırmasını yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü biz toplum olarak bazı meslekleri “başarı”, bazılarını ise “çocuğum yapmasın” kategorisine koyduk. “Bizim çocuk doktor olsun.” “Mühendis olsun.” “Avukat olsun.” “Memur olsun.” Ama “Usta olsun” demedik. “Teknisyen olsun” demedik. “İyi bir aşçı olsun” demedik. “Marangoz olsun” demedik. “Çiftçi olsun” demedik.
Çünkü nedense çocuğun elinin kirlenmesini, üstünün başının yağ olmasını, yorulmasını, bir işin mutfağında pişmesini istemedik. Sonra da bugün “Neden herkes masa başı iş istiyor?” diye şaşırıyoruz.
E kimse kusura bakmasın; çocuğa yıllarca “Sen bunları yapma, sen oku” dedikten sonra niye şaşırıyoruz?
Bir de üstüne “mavi yaka mı, beyaz yaka mı?” diye insanları sınıflandırdık. Oysa bir toplumun sadece beyaz yakaya değil, iyi yetişmiş ustalara da ihtiyacı var. Elektrikçi lazım, tesisatçı lazım, kaynakçı lazım, aşçı lazım, teknisyen lazım, marangoz lazım, çiftçi lazım. Evimizin elektriği bozulduğunda, arabamız arıza yaptığında, mutfağa girdiğimizde, tarlaya çıktığımızda hayatın devam etmesini sağlayan insanlar bunlar.
Evde priz yerinden çıksa tornavida tutamayan, silecek suyu bitince arabayı sağa çekip yol yardım çağıran bir nesil yetiştiriyorsak biraz da kendimize bakmamız gerekiyor.
Yarın öbür gün toprağı ekip biçmeyi kimden öğreneceğiz? Kim kasaplık yapacak? Kim ayakkabı tamir edecek? Kim tesisat döşeyecek? Kim bir makinenin sesinden arızasını anlayacak?
Bunlar küçümsenecek işler değil.
Tam tersine, belki de gelecekte kıymetini daha fazla anlayacağımız işler.
Burada hemen “E okumayalım o zaman” demeyin. Hayır kardeşim, elbette okuyalım!
Doktorun eğitim alması gerekir, mühendisin gerekir, avukatın gerekir, akademisyenin gerekir. Bazı meslekler yüksek lisans ister, doktora ister, yıllarca süren uzmanlık ister. Bunlara lafımız yok.
Ben eğitime karşı değilim.
Ben eğitimi hayatın yerine koymamıza karşıyım.
Çünkü diploma bilgi verebilir ama tek başına tecrübe vermez. İnsan ilişkilerini öğretmez. Kriz anında ne yapacağınızı göstermez. El becerisi kazandırmaz. Sorumluluk almayı, hata yapmayı, yeniden denemeyi her zaman öğretmez.
Bir restoran açtığınızı düşünün. İki yıl ön lisans ya da dört yıl mutfak sanatları okumuş ama hayatında restoran mutfağı görmemiş birini mi işe alırsınız? Yoksa ufak tefek demeden birçok yerde çalışmış, servisin yoğunluğunu görmüş, elini ateşe sokmuş, müşteriyle uğraşmış, hata yapmış, o hatayı düzeltmiş ve mutfağın gerçek hayatını öğrenmiş birini mi?
Haydi buna dürüstçe cevap verin.
İşte benim derdim tam olarak bu.
Dünyanın en zenginlerine, en başarılı girişimcilerine baktığımızda da tek bir başarı reçetesi görmüyoruz. Üniversite okuyup çok başarılı olan var, üniversiteyi tamamlamadan yoluna devam eden var, çok genç yaşta çalışma hayatına atılan var. Ben gençliğimde üç yıl Zara’da çalıştım ama aslında farklı dönemlerde, farklı sektörlerde, farklı işlerde de çalıştım. Zara örneğini özellikle vermemin sebebi, orada çalışmış olmamdan ziyade, bugün dünyanın en zenginleri arasında gösterilen Zara’nın patronu Amancio Ortega’nın çok genç yaşta çalışma hayatına atılmış olması.
Keza şu ana kadar birlikte çalışma imkânımız olmayan Steve Jobs ve Bill Gates’in üniversite eğitimlerini tamamlamadan girişimcilik yoluna devam etmiş olması da bunun örneklerinden yalnızca birkaçı. 😊
Ama buradan “Okumayın” sonucu çıkarmak büyük hata olur.
Mesele üniversite okumak ya da okumamak değil.
Mesele, kendini sadece okulda yetiştirmemek.
Çünkü insan kendini yalnızca kitap okuyarak keşfetmiyor. Sosyalleşerek, gezerek, görerek, çalışarak, yanılarak, utanarak, yorularak, üreterek, farklı insanlarla tanışarak keşfediyor.
Ve tam burada başka bir meseleye geliyoruz: Cahillik.
Evet, bu yazı biraz da cahillikten çıktı.
Ama benim “cahil” derken kastettiğim okumamış insan değil. Çünkü herkes biraz cahildir. Hepimizin bilmediği, görmediği, anlamadığı, hayatında hiç karşılaşmadığı yüzlerce şey var.
Okumamış bir insan cahil olabilir elbette.
Ama okumuş bir insan da pekâlâ cahil olabilir.
Üniversite mezunu olup insan tanımayan, kitap okuyup hayattan hiçbir şey öğrenmeyen, kendi doğrularından başka doğru kabul etmeyen, bilmediğini kabul etmeyen insan da cahildir.
Hatta bana sorarsanız en tehlikeli cahillik, insanın bilmediğini bilmemesidir.
Çünkü okumamış insan “Ben bunu bilmiyorum” diyebilir. Öğrenmeye niyeti varsa öğrenir. Ama kendisini her konuda yeterli gören, diplomasını hayatın bütün sorularına verilmiş cevap zanneden insanın cahilliğini fark etmesi çok daha zordur.
Bir doktor mesleğinde çok iyi olabilir ama elinden bir tornavida gelmeyebilir. Bir mühendis müthiş bir matematik bilgisine sahip olabilir ama insan ilişkilerinde berbat olabilir. Çok iyi eğitim almış bir insan, başka bir insanın hayatına dokunmayı, dinlemeyi, empati kurmayı bilmiyor olabilir.
Çünkü insan bir konuda uzmanlaşınca bütün hayatı öğrendiğini zannetmeye başlarsa işte orada başka bir cahillik başlıyor.
Diplomaya karşı değilim; cehaletin diplomayla ortadan kalktığı yanılgısına karşıyım.
Çünkü eğitim yalnızca bilgi biriktirmek değildir. Eğitim biraz da bilmediğini fark etmektir. Merak etmektir. Sormaktır. Dinlemektir. “Ben bunu bilmiyorum” diyebilmektir. Ve gerektiğinde senden daha az okumuş birinden bile bir şey öğrenebilmektir.
Belki de gerçek eğitim tam burada başlıyor.
Ben gençliğimde çalıştım. Farklı sektörlerde, farklı insanlarla, farklı işlerde bulundum. O yıllarda öğrendiğim şeylerin tamamını bir okulda öğrenmedim. İnsan tanıdım, iş disiplini öğrendim, sorumluluk aldım, müşteri gördüm, yoruldum, hata yaptım. Bunların hepsi bugün benim hayatımın bir parçası.
Ama biz çocuklarımızın yaz tatilinde birkaç ay çalışmasına bile kıyamıyoruz.
“Aman çocuğun psikolojisi bozulur.”
“Aman dersleri aksar.”
“Aman yorulur.”
Elbette çocuğu sömürmekten, kötü koşullarda çalıştırmaktan bahsetmiyorum. Ama güvenli ve doğru şartlarda çalışmanın, üretmenin, sorumluluk almanın bir çocuğa çok şey katabileceğini de artık kabul etmemiz gerekiyor.
Bırakın biraz terlesinler. Bırakın elleri kirlensin. Bırakın bir şeyleri kendi başlarına yapsınlar. Bırakın bazen başarısız olsunlar. Çünkü sürekli başarıya hazırlanan bir çocuk, başarısızlıkla karşılaştığında ne yapacağını bilemeyebilir.
Oysa hayat zaten biraz da başarısızlıklar ve yeniden denemeler toplamı.
Çocuklarımızın elinden kitabı alalım demiyorum.
Yanına bir tornavida da koyalım diyorum.
İngilizce öğrensin ama insanlarla konuşmayı da öğrensin. Üniversiteye hazırlansın ama çalışmayı da öğrensin. Bilgisayar kullansın ama bozulan bir şeyin nasıl çalıştığını merak etsin. Diploma alsın ama diplomasının arkasına hayat tecrübesi de koysun.
Çünkü çocuklarımızın geleceğini planlarken onların bugününü yaşamalarına izin vermeyi unutuyoruz. Daha çocukken meslek seçiyoruz. Daha lisede kariyer planlıyoruz. Daha üniversiteye girmeden mezuniyet sonrasını düşünüyoruz.
Oysa bazı insanlar kendini 20 yaşında buluyor, bazıları 30’unda, bazıları 40’ında. İnsan bir sınav kazanarak kendini keşfetmiyor. Hayatın içine girerek keşfediyor.
Herkes doktor olmak zorunda değil. Herkes mühendis olmak zorunda değil. Herkes avukat, öğretmen, CEO olmak zorunda hiç değil. Belki çocuğunuz müthiş bir aşçı olacak. Belki marangoz. Belki teknisyen. Belki çiftçi. Belki girişimci. Belki de hiç aklınıza gelmeyen bambaşka bir şey.
Bırakalım biraz da hayat göstersin.
Belki de çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük iyilik, onların bütün hayatını planlamak değil; kendi hayatlarını kurabileceklerine inanmalarını sağlamak.
Ve bunun için bazen onların önünden çekilmek gerekiyor.
Bırakın kendi kararını versin.
Bırakın hata yapsın.
Bırakın biraz kaybetsin.
Bırakın biraz çalışsın.
Bırakın biraz terlesin.
Bırakın biraz hayatı koklasın.
Çünkü insan sadece okuyarak büyümüyor.
Yaşayarak büyüyor.
Bundan sonra çocuklarımıza yalnızca “Ne okuyacaksın?” diye sormayalım.
Bir de “Ne yapabiliyorsun?” diye soralım.
Hatta daha önemlisi:
“Hayatın içinde kendi başına neyi başarabiliyorsun?”
Her zaman, her konuya şu bilinçle yaklaşın:
“Benim bu işi yapan insandan neyim eksik?”
Belki de çocuklarımıza vermemiz gereken en önemli eğitim, bu soruyu sorabilecek özgüveni kazandırmaktır.
Çünkü insanın eğitimi diplomayla bitmiyor.
Belki tam tersine, diploma alındığında asıl eğitim başlıyor.
Okuyun.
Ama yaşayın da.
Öğrenin.
Ama yapın da.
Diploma alın.
Ama hayatı da öğrenin.
Çünkü hayatın diploması yok.
Final sınavı da haber vermeden geliyor.
Sevgilerimle…
Yorum Yap
Yorumlar (0)
İlk yorumu siz yapın!